Yazı Detayı
14 Mayıs 2019 - Salı 12:20
 
Kamçı İzleri..!
Burhan ÇINAR
Köşe Yazarı
 
 


Kamçı İzleri

Henüz 12 yaşındaydım. Ortaokul birinci sınıftan ikinci sınıfa geçmiştim. Yaz tatili başlamıştı. Ortaokulu bir başka kentte akrabalarımın yanında okuyordum. Şubat ve yaz tatillerinde ancak köyüme gidip, annemi, babamı, kardeşimi, akraba ve dostlarımı görebiliyordum. Zor şartlar altında çok az bir gelirle ailesinin geçimini sürdürmekte olan babam, aynı zamanda bir hastalığın pençesine düşmüştü. Doktora gitmek ve verdiği ilaçları alabilmek adeta bir mucize gibiydi. Hele hele muayene parası ödeyerek kontrole gitmek ise imkânsızdı. Verilen ilaçlar bitinceye kadar kullanılırdı. Tekrar doktora gitmek, ilaç tazelemek ise mümkün değildi. Gelir yoktu çünkü.

Ailenin tek geçim kaynağı çiftçilikti. Çiftçilik de öyle traktörlerle filan yapılmazdı köyümüzde. Traktör bile yoktu kasabamızda o zamanlar. Biçer döver ise o mıntıkada görülmüş bir şey değildi. Tarlalar öküz veya atlarla karasabanla sürülür, buğdaylar tırpan denilen aletle biçilir, saplar da buğdayından düven denilen alt tarafı çakmaktaşı denilen sert taşlarla döşenmiş öküz veya atların çektiği bir aletle ezilerek çıkarılırdı.

Her ailenin yük taşımada kullandığı bir de eşeği olurdu. Eşek her ailenin hem bisikleti, hem otomobili, hem traktörü, hem de kamyonetiydi. Evin bütün yükünü adeta eşekler çekerdi. Eşeklerin bir faydası daha vardı ki; o da yaz aylarında kışlık odun yakacağını dağdan getirmek. Eşeklerle dağdan indirilecek odunlar için ise evin çocukları görevlendirilirdi.


İşte 12 yaşında köyümüzde geçireceğim yaz tatilinde bana düşen görev belliydi. Biraz yaşlanmış olan emektar eşeğimizle dağdan kışlık odunu ben getirecektim. Bunun için gerekli hazırlıklar yapıldı. Komşularımızdan iki arkadaş ile birlikte kışlık odunu getirmek için planlarımızı yaptık.


Odun getireceğimiz ormanlık bölge iç içe sıra sıra dağlardan oluşuyordu. Kasabamız dağlarla çevrili ovanın tam ortasında bulunuyordu. Yürüyerek yada eşek sırtında üç saat sürüyordu orman.

Eşeklerin üzerine odunları yükleyip geri dönüş başladığında iki saat te geliniyordu. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi dönüşte hep iniş aşağı yol alınıyordu. Yokuş yoktu. İkincisi ise sırtındaki odun yükünden bir an önce kurtulmak isteyen eşekler adeta koşar adımlarla kasabaya doğru yol alırlardı. Biz arkalarından zor yetişirdik.

Odunları kesip yaptığımız dağdaki ormanlık bölgedeki ağaçların çoğu sarıçam ve karaçam idi. Sarıçamlar çok düzgün bir yapıda idi. Adeta kavak gibi gökyüzüne doğru uzanıyorlardı. Yandan çıkan kalın dalları olmadığı için gövdeleri düzgündü. Ancak karaçamlar eğri büğrü, kalın kalın dalları yanlara sarkan şekilsiz ve düzgün olmayan ağaçlardı. Karaçamdan odun yapmak budakları yüzünden hem kolay değildi, hemde güzel görünümlü olmuyordu. Bu nedenle zorunlu olmadıkca odunlarımızı sarıçamlardan seçerdik.

Ben dört beş sene yaz tatillerinde dağdan odun getirdim. Hiç bir zaman ayakta duran canlı ağaç kesip devirmedim. Ormandaki ağaçlar çok sıklıkta oldukları için kışın kar yağdığında karlar yerlere düşemez çamların dallarında askıda kalırmış, biz bu şekilde görmedik. Çünkü karlı mevsimlerde oralara ulaşmak mükmün değildi. Askıda dalların üstüne yığılan karların ağırlığı ile bır çok ağaç üs tüste devrilirdi. Biz de odunluk olarak bu devrik ağaçları tercih ederdik. Büyüklerimiz de hep bunu tembih ederlerdi. "Yaş Kesen Baş Keser" atasözü hep bize hatırlatılırdı.

Her sabah güneşin doğmasına iki saat kala azıklarımızı (yiyecek ekmek vs) hazırlar eşeklerin yem torbalarını doldurur, ormanın yolunu tutardık. Yaklaşık iki saatlik bir süre sonunda kendimizi göklere uzanan muhteşem ormanlık bölgesinde bulurduk. Esas odunlarımızı yapacağımız ormanlık bölgedeki yere bir saat kadar yolculuktan sonra ancak ulaşırdık. Ormanlık bölgede dağlar sıra sıra uzanırdı. En büyük zevkimiz ise ormanlık bölgeyi girdikten sonra arkadaşlarımızla sıra ile eşeklerin üzerinde söylediğimiz türkülerdi. Ormanlık ve dağlık bölgeye girmeden hiç birimiz türkü söylemezdik. Çünkü ormanlık ve dağlık bölgede sesin yansıması sesimizi daha bir güzel hale getiriyordu. Birimiz "Su sızıyooor, sııızıyor, taşların arasından; Eğil de bir yol öpeyim, kaşlarım arasından" diye başlar ve bitirir. Arkasından bir başka arkadaşımız ise "Kağızmana ısmarladım nar gele" diye devam ederdi. Yolculuğumuzun en keyifli bölümü ise ormanlık bölgede, çam ormanlarının ıslıkları arasında şarkılı, türkülü geçen bu bölüm olurdu.

Odun yapılacak yere vardığımızda eşeklerimize yem torbalarını takar, biz de odunluk devrik ağaç avına çıkardık. Eşekler bir taraftan yemlenirken biz de bir taraftan balta seslerinin yankıları arasında odunlarımızı hazırlardık. Yola koyulmadan önce dereden akan buz gibi suya eşeklerimizi indirir, onları sulardık. Sonra biz de azıkla torbalarımızı çıkarır, mevsimine göre domates, salatalık, biber, kavun, karpuz artık ne varsa ortaya koyar, karnımızı kurumuş kup kuru ekmekle doyururduk. Kurumuş ekmeği ağzımızda yumuşatmanın tek yolu yanı başımızda derede akan su idi. Ekmeği her ağzımıza alışta dereye yatar akan sudan bir yudum su alırdık ağzımıza.

Sonra geri dönüş hazırlığı başlardı. Arkadaşlarımızla yardımlaşarak eşeklerin sırtındaki semerin sağına ve soluna yaptığımız odunluk tomrukları iplerle sıkı sıkıya bağlardık. Bazı eşekler çok anlayışlı idi. Sırtına vurulan yükü asla devirmez dengede tutardı. Ancak bazıları da üzerindeki yükü devirmek için adeta bahane arardı. Onun için yükleme sıralamasında eşeklerin huylarına göre hareket ederdik. Son eşeği de yükledikten sonra yem torbalarını, azık torbalarını ve baltaları da dengeyi sağlamak için hafif görünen tarafa asarak dengeyi kurup yola koyulurduk.

Geri dönüş saati güneşin en tepede olduğu bir saate rastladığı için, güneşin kavurucu sıcaklığı bizim için büyük bir çile idi. Çilenin en büyüğü ise yolda "Ormancı" adını verdiğimiz Orman Muhafaza Memurlarına yakalanma korkusu idi. Ormancıların nerede pusu kuracakları hiç belli olmazdı. Bazı ormancılar eşeklerin sırtındaki odunlara bakar, yıkık ağaçtan yapıldığını görürlerse hoşgörü gösterirlerdi. Ama bazıları vardı ki, onların korkusu azrail korkusundan bile beterdi.

Yine böyle bir gün odunları eşeklere yükledik, köyümüze dönüyorduk. Köye de yarım saatlik bir mesafe kalmıştı. Karşıdan dört nala bir atın geldiğini fark ettik. Çok geçmeden atın üzerindekinin de ormancı olduğunu anladık. Atını dört nala sürerek bize doğru hızla yanaşıyordu. O gün biz iki arkadaş idik. Gelişi çok hırçın idi. Dört nala koşmakta olan atına bir taraftan kamçı ile vuruyordu. Belli ki bir an önce bize yetişmek istiyordu. Biz ne yapacağımızı, nasıl kurtulacağımızı henüz düşünmeye fırsat bile kalmadan ormancıyı yanı başımızda bulduk. Ormancı önce önümüzde hızla gitmekte olun eşeklere saldırdı. Elindeki kamcısına eşeklere gelişigüzel savuruyordu. Eşekler neye uğradıklarını anlayamadılar. Yoldan çıkarak buğday ekili tarlaya girdiler. Ormancı etrafımızda at üstünde dönüyordu. Her dönüşte denk gelen eşeğe kamçısı ile acımasızca vuruyordu.

Eşekler sıra ile sırtındaki yüklerin dengelerinin bozulması ile tarlaya yıkıldılar. Artık hareket edecek halleri yoktu. İki hayvan odunların ağırlığı ile yerdeydiler. Kalkmak için çaba sarf ediyorlardı. Ancak nafile sırtlarındaki semerden kurtulamıyorlardı.


Eşeklerin ikisinin de yıkıldığını gören ormancı bu sefer atını bize doğru sürdü. At ile üzerimize doğru geliyor, yanımızdan hızla geçerken kamçısı ile bize vuruyordu. Kamçı bazen başımıza, bazen sırtımıza, bazen kolumuza geliyordu. Elinde kırmızı bezi olmayan dev boğanın saldırısına uğramış zavallı, çaresiz matador gibiydik. En ufak karşı bir hareketimiz olmuyordu. Atın üzerindeki ormancının omuzuna takılı olan mavzer silahı bir başka korku kaynağıydı. Artık kaç kamçı yediğimizi bilmiyoruz. Biz savunma olarak üzerimize gelirken kendimizi yere atmaya başladık. Bu şekilde kamçının isabetleri biraz azalmıştı.

Tam bu sırada yine odun getirmekte olan üç kişi eşekleri ile birlikte arkadan bulunduğumuz yere doğru geliyorlardı. Onlar yetişkin ve gerekirse karşı koyabilecek güçte idiler. Ormancı onları görmüş olacak ki, aniden atını geldiği istikamete sürerek hızla yanımızdan uzaklaştı ve kayboldu gitti.

Ortalık sakinlemişti. Yavaş yavaş şoktan çıktık. Bu arada arkadan gelmekte olanlar da bize yetiştiler. Gömlek ve pantolonlarımız parçalanmış ve ıslanmıştı. Islaklığın sebebini biraz daha kendimizi toplayınca anladık. Korkudan mıdır nedir? Meğer her ikimiz de pantolonumuza işemiştik. İmdadımıza yetişen büyüklerimizin yardımı ile tarlada yatan eşeklerimizi kaldırdık, yeniden yüklerini sardık ve köyümüze döndük. Güneş o kadar ısı saçıyordu ki köye yetiştiğimizde pantolonlarımız kurumuştu. Ancak sırtımızdaki kamçı izlerinin kaybolması aylar aldı.

 
Etiketler: burhan çınar, kamçı izleri, ibretlik hikayeler, en iyi köşe yazarları, gazeteci yazarlar, makaleler,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı