Rehavet Diyen Dile İtirazım Var
Nagehan Alçı’ya soruyorum:
Hiç gecenin bir yarısı, el feneriyle, kadınların tuvalete gidebilmesi için nöbet tuttunuz mu?
Ben tuttum.
Ben bu yazıyı Adıyaman’da konteyner kentte yaşamış, çadırkent görmüş, ailesiyle birlikte enkazdan sonra hayata tutunmaya çalışmış bir gazeteci olarak yazıyorum.
Ben bu yazıyı depremi uzaktan izleyen biri olarak değil, depremzede olarak yazıyorum.
Ve şunu net söylüyorum:
Hatay’daki, Adıyaman’daki, Malatya’daki insanlara “rehavet” diyen bir dil, bu ülkenin vicdanına yabancıdır.
Sayın Nagehan Alçı, siz ne gördünüz?
Siz YouTube çekimi yaptınız.
Ben hayat yaşadım.
Siz video çektiniz.
Ben bir yaşındaki torunuma temiz su aradım.
Siz “devlet her şeyi veremez” dediniz.
Ben gecenin karanlığında kadınların sokak köpeklerinden kaçmaması için dua ettim.
Konteynerde yaşam, elektrik, su, ısınma meselesi değildir.
Konteynerde yaşam güvenliktir, onurdur, travmadır, hayatta kalma savaşıdır.
Bunu bilmeden konuşan herkes, depremzedeye değil; kendine konuşur.
Depremzedeler konteynerden çıkmıyorsa bunun adı rehavet değil;
korkudur,
güvensizliktir,
işsizliktir,
yalnızlıktır,
yarım bırakılmış hayattır.
İnsanlar yeni evlerine gitmiyorsa,
sorun onların “para harcama refleksi” değil;
hayat kurma imkânlarının olmamasıdır.
Bu gerçeği görmeyip suçu depremzedeye yıkmak, en kolay ve en kirli siyasettir.
Evet, hiçbir devlet sonsuza kadar her şeyi veremez.
Ama hiçbir devlet de enkazın faturasını hayatta kalanlara kesemez.
Üç yıl sonra hâlâ konteynerde yaşayan insanlar varsa,
burada tartışılması gereken depremzedeler değil;
yönetim, planlama ve sosyal politika eksikliğidir.
Bu ülkede sorun;
yardım alan depremzedeler değil,
yardım almaya mecbur bırakılan insanlardır.
Kiracılara “devletten ev istiyorlar” diye burun kıvırmak,
bu ülkenin milyonlarca yoksulunu görmezden gelmektir.
Deprem, tapu sormaz.
Enkaz, mülk ayırmaz.
Ölüm, kira kontratı tanımaz.
Kiracıydı diye sokakta kalan bir insanın talebi lütuf değil, insan hakkıdır.
Bunu “adil değil” diye yaftalamak, adalet değil; sınıfsal kibirdir.
Gazetecilik, acıya mesafeden bakmak değildir.
Gazetecilik, “karış karış gezdim” diyerek insanların onurunu tartışma konusu yapmak değildir.
Gazetecilik, tanıklık ister.
Ben tanığım.
Ve bu tanıklık şunu söylüyor:
Bu ülkede depremzedelerin değil, bazı yorumcuların empati refleksi kaybolmuştur.
Sayın Alçı,
siz hiç konteynerde bir gece sabahladınız mı?
Siz hiç kadınların tuvalete gidebilmesi için erkeklerin yol gözlediği bir hayat gördünüz mü?
Görmediyseniz,
depremzedeler hakkında hüküm vermeyin.
Bu ülkede enkazdan sağ çıkanlara “rehavet” demek ne zamandan beri normalleşti?
Depremzedeyi suçlayan bu dil, yarın aynı felaket kapımıza geldiğinde kimi suçlayacak?
Bu yazı bir polemik değil.
Bu yazı bir çağrıdır.
Ve bu çağrı nettir:
Depremzedelere yukarıdan bakmayın.
Çünkü o yükseklik, vicdanın düştüğü yerdir.
Yazar: Mehmet Leblebici
Anahtar kelimeler: depremzedelere rehavet denir mi, konteyner kentte yaşam nasıl, deprem sonrası travma nedir, gazetecilik empati gerektirir mi, Mehmet Leblebici kimdir, mehmet leblebici yazıları,
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.